Aslında bu sözleri siyasilerden, akademisyenlerden, bürokrasiden ve tüm vatandaşlarımızdan duymak istiyor gönül.
Biz, vicdanı bir kenara bırakarak seküler bir anlayışla her problemin üstesinden geleceğimize inandırılan ve yetiştirilen bir toplum haline getirildik.
Duvarcı ustaları, toplum mühendisleri pozitivizm ile tüm problemleri elindeki sihirli değnek ile yapabileceğini hesapladı. Ama nafile! Çok yanıldılar.
Elazığ’da yaşadığımız deprem bunun en güzel delili. Şimdi kerpiç evlerin ölüm saçtığını çarşaf çarşaf duyuruyoruz.
‘Efendim yönetmeliklere aykırı evler-binalar yapmayalım. Böyle binaların yıkılmasıyla üçgen hayat alanları olmuyor, betonarme binalarda biraz daha insanların hayatta kalma ihtimali var’ deniliyor. Depreme çare olarak.
Sorarlar insan olana! Hangi imkân, hangi para, hangi eğitim ve hangi bina ustasıyla bunları yapacağız?
Standart eğitim imkânını dahi bu insanlara sunamayan veya sunmak istemeyen bir devlet mantığı ile mi?
Yıllarca, bu memlekette başvekil olanlardan benim işçim, benim memurum, benim köylüm edebiyatını duyduk da; onların hayat hakkının kıymetinin ne kadar olduğunu, depremlerde afetlerde gördük.
Türkiye’nin Kuzeyinden Güneyine, Doğusundan Batısına bu manzaralar hiç değişmedi.
Acaba yıllarca bu insanlara gelecek, ev-araba vadeden eden idarecilerin bu durum ne kadar umurunda oldu?
Ya da! bir yıllık ürünün hasadına mahkûm edilmiş; boğaz tokluğu ile geçinen ve elindeki iki yumurtanın birini çat kapı gelecek misafirine ayıran bu insanların insanlık anlayışını (duygularını vicdanlarını), şehirlerde modernlik adına berhava ettiğimize mi yanalım?
Şimdi Avrupa Birliği normlarında hayat standardından bahsediyoruz.
Neden?
Başımıza bir felaket geldiğinde bunları konuşuyoruz. Ve konuşulan konuşulduğu yerde kalıyor.
Ta ki! ikinci bir afet yaşayana kadar. Bu, bizim insana ve bireye verdiğimiz değerin derecesini ortaya koyuyor.
Elazığ’daki dramın arkasında insana verdiğimiz kıymetin ölçüsü var.
Ankara’dan öte memleket tanımayan, 3 tarafı deniz dört tarafı düşman mantığı ile; elinde pergel, cetvel ve balyoz ile bu insanları kafeste tutmayı düşünen bir zihniyetin eseri bugün yaşadığımız acılar.
Elbette betonarme binalar daha güçlüdür. Elbette topraktan elde edilmiş çamurla örülen duvarlar, fırtınada afette toz olup insanları havasız bırakır. Ve acı sona, hep birlikte bahaneler uydurmaya çalışırız.
Asra yakındır anadolu insanını hor gören bir zihniyetin devlet kademelerinde; ‘salon efendiliği’ile dünyayı ben kurtarırım/kurtardım davranışlarıyla geldiğimiz muasır medeniyet seviyesi bu olmamalı.
Şimdi; bir ömür devlet için canını dişine takarak verdiği vergilerin dönüşünü kendisine karşı kazanılmış zafer tarrakalarıyla önüne koyan zihniyetin, vicdanını sorgulamak mümkün olur mu acaba?
Duvar ustaları kendi etraflarına ördükleri vicdanlara karşı setlerle Anadolu’ya hep uzak kaldılar. Bugün karşılaştığımız manzara bu kadar net.
Ama manzaranın Türkiye’yi ilgilendiren çok daha önemli tarafını kaydetmekte fayda görüyorum.
Bu acıların arkasında, yaşadığımız Demokratik yapılanmaya/yapılaşmaya (TSK’da, Yargı’da ve siyasette) direnenlerin marifetlerini görmemek saflık olur.
Çünkü Demokrasi; daha çok eşitlik, daha çok hak, daha çok bireysellik, daha çok hizmet ve daha çok adalet demektir.
Çünkü Demokrasi: hesap sormanın ve hesap vermenin nirengisidir.

