Seçkin Akbaş
Yedi asır boyunca hakimiyeti altındaki bölgeye adaletle hükmeden, emri altında bulunan farklı renklerden farklı milletleri barış içinde tutmayı başarabilmiş, Fatih Sultan Mehmet’le dünya tarihinde bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılmasına sebep olmuş, Yavuz Sultan
Selim’le birlikte ’’İslam’ın Hâdimliği’’ vazifesini omuzlarına yüklenen, ve Avrupa entelijansiyasınca ’’hasta adam’’ yakıştırmasıyla anılırken Sultan İkincı Abdülhamit’in üstün politik dehası sayesince ömrüne otuz yıl daha katan ve Almanya ile birlikte katılmış olduğu
Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun külleri üzerinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin son dönemde uluslararası arenada kendisinden sıkça söz ettirmesi sonucu gözler bu coğrafyaya odaklanmış durumda ve Ankara’nın her bir hareketi
dikkatle izlenerek derinlemesine analiz edilmekte.
Her ne kadar Özal’lı yıllarda da Türkiye’yi aktif bir dış politika gündemi uygulamaya çalışırken görmüş olsak da ölümü hakkında çeşitli şaibeler bulunan Özal sonrası dönemde Türkiye’yi bu aktifliğini yitirmiş olarak görüyoruz ta ki 1999 Aralığı’ndaki Avrupa Birliği
Helsinki zirfesiyle aday ülke olma statüsünü resmi olarak elde edinceye kadar. Ancak 2002 yılına gelinceye kadar ki süreçte koalisyon hükümetinin ülke siyasetinde sergilemiş olduğu istikrarsızlık tablosu ve dönemin sayın başbakanının Milli Güvenlik Kurulu toplantısında
anayasa kitapçığını fırlatmasıyla patlak veren 2001 ekonomik krizi Türkiye’nin aktif dış politika gündemine darbe vuran süreçler olarak karşımıza çıkmakta.
2002 genel seçimleri sonrası ise Türk siyasi hayatı boyunca hükümet kurma görevini tek başına elde eden Adnan Menderes’in Adalet Partisi iktidarından sonra karşımıza çıkan ikinci parti olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarı ele alması sonrası dış politika sahnesinde
yeniden aktif bir Türkiye izlemeye koyuluyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının büyük çoğunluğunun desteğini alarak iktidar partisi olan ve bu yönüyle meclis çoğunluğunu elinde bulundurma hakkını kazanan Adalet ve Kalkınma Partisiyle Türkiye ekonomik ve politik reformlar sürecine giriyor. 2003 yılında Amerika ile
yaşanan tezkere krizi ile dikkatleri üzerine çeken Türkiye belki kimilerinin ezberlerini bozacak bir harekette bulunuyor ve söz konusu tezkereye imza atmayarak artık dış politikada bağımsız, kendine güven içinde adımlar atabileceğinin ve yeni ezberler bozacak
hareketlerdee bulunabileceğinin ilk sinyalini vermiş oluyor.
Kosova’nın bağımsızlıgını ilk destekleyen ülkeler arasında bulunması, Gürcistan’daki Güney Osetya krizi sonrası Kafkas Platformu fikrini ortaya koyması, İsrail-Suriye arasında barış görüşmelerine aracı olması, futbol diplomasisi aracılığıyla Ermenistan’la arasında bulunan
sınırların açılması problemi konusunda inisiyatif alınması ve iki ülke liderlerinin karşılıklı ziyaretlerde bulunması, ABD başkanı Obama’nın İslam Dünyası’na hitaben ilk konuşmasının mekanı olarak Türkiye’yi seçmesi ve bu başlıkların yanı sıra uluslararası basında en geniş yer
bulan başbakan Recep Tayyıp Erdoğan’ın 2009 Davos Dünya Ekonomik Zirvesi’nde ’’One Minute’’ çıkışıyla İsrail-Filistin çatışması konusunda hassasıyetlerini belirtmesiyle İslam Coğrafyası’nda da popülaritesi artan yüreklerde heyecan hissettiren bir Türkiye imajıyla
karşılaşıyoruz.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğiyle bu aktıf dış politikasını taçlandırarak dünya siyasetinde karar verme mekanizmasına aktif olarak dahil olan ve konseyin tek İslam Ülkesi olma özelliğiyle de İslam Dünyası için ayrı bir önem arz eden Türkiye’nin bu görevi omuzlaması, İslam Konferansı Örgütü liderliği sandelyesınde bir Türk’ün oturması ve son olarak da Uluslararası Barış Kuvvetlerindeki askeri varlığını bulundurmasıyla Türkiye’nin yoğun dış politika gündemini ana başlıklar halinde özetleyerek Türkiye’nin dış siyaset alanında aktifleşen tablosunu gözler önüne sermiş oluyoruz.
Türkiye’nin dış polikadaki bu atılımının meyvelerinden belki de en dikkate değer olanı karşımızda Dünya Ekonomi Liginde otuzdokuzuncu sıradan onaltıncı sıraya yükselen bir Türkiye’nin bulunmasıdır. Dışişleri Bakanlığı koltuğunu şu an hakkıyla dolduran ve bu aktif
dış siyaset politikasının mimarı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ’’komşularla sıfır problem’’ politikası çerçevesinde karşılıklı ekonomik anlaşmalara imza atan Türkiye istikrarlı ekonomik tablosunun neticesi olarak dış politika alanındaki aktifliğini çıkara dönüştürmekle
kalmayıp gücünü ekonomik alanda da hissettirmeye başlamıştır. Ülkenin ekonomik ilişkilerine baktığımızda görmekteyiz ki bu ilişkiler sadece sınır komşusu olduğu ülkelerle sınırlı kalmayıp Körfez Ülkeleri’yle, Afrika ülkeleriyle de yükselen bir seyirde gelişmektedir.
Bunun en önemli deliliyse devlet erkanının dış ülke seyahatlerine giderken tabiri caizse küçük bir işadamı ordusu katılımına önem verdiklerinin görüntüsüdür.
Ekonomik alanda göze çarpan bir diğer gelişmeyse Nabucco Projesi ıçın Türkiye’nin arzettiği önemdir. Jeopolilitik olarak bulunduğu coğrafyada bir kavşak noktası olması, rezervi bol petrol yataklarına yakınlığı ve de en önemlisi bu rezervleri elinde bulunduran ülkelerle olan
sıcak diyalogu Türkiye’yi enerji konusunda transit bir ülke olma konumuna yükseltmiştir; ayrıca güçlü ordusuyla bu hattın güvenliğini de sağlamaya muktedir bir ülke olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin dış polıtık adımlarına bakıldığında görülecektir ki uluslararası örgütlere büyük bir önem vermektedir. NATO, OECD, G-20, ECO, BSEC, OIC, D-8 bu örgütlerin en önemlileri olarak göze çarpmaktadır. Öneminden ayrıca belirtilmesi gerekense liderliğini İspanya ile
birlikte sürdürdüğü Medeniyetler İttifakı platformudur. Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezini geçersiz kılarcasına farklı medeniyetler arasında meydana gelebilecek çatışma ortamının doğmasına engel olabilmek için pozitif bir rol üstlenen Türkiye
kurucu lideri olan Mustafa Kemal Atatürk’ün ’’Yurtta sulh, cihanda sulh!’’ sözünü hafızalarda bir kez daha canlandırmış olmakla dünya barışına vermiş olduğu önemi ortaya koymuştur.
Adalet gereken yerde söz sahibi olacak, yükseldiği refah seviyesiyle mazlumun da yanında bulunacak, zalimin karşısında sessiz kalmayıp gerektiğinde masaya yumruğunu koymayı da bilecek her şeyden önce bir barış inşacısı olarak öncelikle ’’yumuşak güç’’ten yana tavır
koyacak bir Türkiye izlenimini 2002’den bu yana ortaya koyan Türkiye nasıl ki 2009 Davos Dünya Ekonomik Zirvesi’nde merhametten yana tavır göstermiş ve Reis Bey adlı tiyatro oyununda merhameti bir cemiyeti bas yukari edecek bir kudret olarak tanımlayan Necip
Fazıl’ın sözlerini haklı çıkarmış ve halkların gönlünde adına şarkılar bestelenecek kadar yer edinmişse gerek İslam Coğrafyası için, gerek bulunduğu coğrafya için, ve gerekse küresel sistemik güçler arasında Türkiye baş yukarı bir kudret olarak yerini almalıdır ve yine
tekrarlamak gerekirse kimilerinin rüyası olan ’’devletler muvazenesinde bir denge unsuru olma’’ya adım adım yaklaşan bir Türkiye imajıyla Türkiye insanların gönüllerinde yeni umutlara yer açmaktadır.
*Department of International Relations, Fatih University

